BİYOGRAFİSİ

Geycekli Aşık Hasan – Dr. Mustafa Sever kitabından

Aşık Hasan Nebioğlu, 1318/1902 yılında Kırşehir/Mucur İlçesinin Geycek köyünde doğmuştur. Babası Yusuf onbaşı, annesi Meryem hanımdır. Aşık Hasan 1988 yılında vefat etmiştir.

Aşık Hasan’ın ataları, eldeki bilgilere göre, Bozulusun Dulkadir beylerine bağlı Karacayurt/Karacakurt aşiretinden olup Diyarbakır-Maraş arası dağlık bölgede oturmaktaydılar. Osmanoğulları, Dulkadir Devleti’nin varlığına son verince, bu aşiretin de dirliği bozulmuş, bir kısım Dulkadir oymaklarıyla İç Anadolu’ya gelerek Seyfe ovasına yerleşmişlerdir. Karacayurt/Karacakurt aşireti, daha önce Mucur’a bağlı olan, şimdiyse Hacıbektaş’a bağlı olan Başköy ve Hasanlar köyünü meydana getirmiş; zaman içinde bölgeye sığmayan aşiret, Hacıveli ve Maksutlu olarak iki kola ayrılarak Seyfe gölü ile Kızılırmak’ın kuzeye kıvrıldığı büyük kavisin içine yerleşerek bugün yetmişe yakın sayıdaki köyü meydana getirmişlerdir.

Aşık Hasan’ın soy silsilesinin gidilebilen en başında Kurtçu/Kürkçü Feyzullah vardır. Kurtçu/Kürkçü Feyzullah’tan sonra Kötü Omar/Ömer gelir, ki Hasan’ın babasının dedesidir. Kötü Omar’ın iki oğlu olur; bunlardan “Ölö” lakaplı Mehmet, Hasan’ın dedesidir.

Babasını küçük yaşta kaybetmiştir Hasan. Küçük yaşta babasız kalması, annesinin içinde bulunduğu geçim şartları sebebiyle okula gidememiştir. Kendisinin de

Ümmiyim ihvanlar bilmezem ilim
Hak nusret ederse hem söyler dilim

gibi mısralarında belirttiği gibi ümmidir; yani okuma-yazması yoktur. Birçok halk şairi, Hz. Peygamber’in ümmi oluşu, O’na duydukları sevgi ve bir alçak gönüllülük göstergesi olarak, okuma-yazma bilseler de ümmi olduklarını belirtir; ancak Geycekli Hasan’ın gerçekten okuma-yazması yoktur; ümmidir.

Köyünde çiftçilikle geçimini sağlayan Hasan, 20.3.1925 (H. 1341)’te Sivas DDY Taburu’nda piyade er olarak askerliğe başlamış, 08.3.1927’de terhis olarak köyüne dönmüştür. Hasan, 1932 yılında akrabası Zeliha hanımla evlenmiştir.

Sözlü kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, askere gitmeden önce şiire gönül veren Hasan, Yerköy’de yapılan bir aşık toplantısında, aşıklardan birinin kendisini önemsememesi üzerine aşığa bir ders verme amacıyla ilk şiirini söylemiştir:

Beri gel beri ey güzel aşık
Giydiğin elbisede peşi bilin mi?
Boşa bu dünyada kaçıp gezersin
Sana lazım olan beşi bilin mi?

İlkin bu dünyaya kim idi eren?
Yerde karıncayı fark edip gören
Hazret-i Ali’ye imdada varan
Ayaksız yürüyen başı bilin mi?

İlkin bu dünyaya kim idi yatan
Bu dünya malından hem alıp satan
Bütün hububatı birbirine katan
Muharremde pişen aşı bilin mi?

Şiirlerini, hayatı ciddiye almayan, dünyaya değer vermeyen bir edayla söyleyen Aşık Hasan’ın tek evliliğinden on üç çocuğu (Makbule, Nergis, Cafer Tayyar, Ali Haydar, Ruşen, Mehmet, Yeter, Kadriye, Bahattin, Meryem, Saniye, Hubu, Adile) olmuştur.

Çok gezen, gezdiği yerlerde bal alacağı çiçekleri iyi seçen Aşık Hasan, güçlü hafızası ile edindiği bilgileri kendi yorumlarıyla da zenginleştirerek halka sunmuştur. Halkı derinden etkileyen trajik olayları, halkın vicdanında yer ettiği şekliyle hikayeleştirmiştir. Destanlarını bastırarak gerek pazar ve panayırlarda satarak gerekse çevredeki okullara götürerek aşığa sempatisi olan öğretmenler vasıtasıyla okuyucusuna ulaştırmıştır. Çok geniş bir okuyucu kitlesi edinen Aşık Hasan’ı birçok kişi bir mürşid olarak bellemiş ve kendisine bağlanmıştır.

1947’de Hacc’a giden Aşık Hasan, 1978’de hanımını kaybetmiş; kendisi de 1988’de vefat etmiştir.

Bilindiği üzere aşıklık geleneğinde destan denilince, çoklukla 11 ve 8 heceli koşma veya pek az olarak mani ve divani şeklindeki asgari beş dörtlükten 150 dörtlüğe kadar hacimlenen nazım türü anlaşılmaktadır. Destanlar, aşığın konu edilmeye değer bulduğu her olayı, durumu hikaye ederek anlattığı şiirlerdir. Halk katında tanınan, aşıklığı kabul edilen aşıklar, gelenekten öğrendikleri ölçüler içinde, halkı aydınlatıcı, “yönlendirici bir güç sahibi” olarak geleneksel aşık havaları eşliğinde destanlarını icra ederler. Sanatlarını icra etmede ticari bir yönün de olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. “Yalnız şan şöhret değil, aynı zamanda hedef kitlesinin de sempatisini kazanmak”, onları belli bir konuda bilgilendirmek, yönlendirmek, vb. amaçlarla şiirlerini biçimlendiren aşık, sanatını aynı zamanda bir geçim aracı olarak da kullanır.

Yörede tanınma şekli, yaşantısı ve ortaya koyduğu ürünler bağlamında Aşık Hasan bir destan şairidir.

Aşık Hasan’ın şiirleri, genel olarak düz koşma şeklindedir. 6+5=11’li veya 4+4/5+3=8’li, 4+3=7’li hece kalıbıyla yazılan şiirlerde kafiye dizilişi, aaab/cccb/dddb/… biçimindedir. Ancak, bazı şiirlerde dizelerdeki hece sayısına ve uyak düzenine uyulmadığı, birbirleriyle anlamca uyumsuz dizelerin kullanıldığı görülür. Yani, aynı şiirde farklı ölçü, farklı uyak veya uyaksızlık görülür. Sözgelimi, “Kur’an’ı Medh Ediş” adlı şiirde ilk dörtlüğün ilk iki dizesi 8, üçüncü dizesi 14, son dizesi de 16 hecedir. İkinci dörtlükte ilk dize 8, ikinci dize 16, son iki dize de 8’er hecelidir. Daha sonraki dörtlükler genel olarak 8 hecelidir; ancak bu dörtlüklerde de kimi dizeler 8 heceden fazladır.

İrticalen şiir söylemede, bilinen bir gerçektir; ki aşık hafızasında bulundurduğu hazır söz kalıplarından faydalanır. Aşık Hasan da kimi şiirlerinde dizeleri birbiriyle uyumlu hale getirebilmek için kimi zaman aynı sözleri tekrarlama yoluna gitmiştir.

Genel olarak şiirlerde tam kafiye; kimi şiirlerdeyse, zengin kafiye, pek az da olsa yarım kafiye kullanılmıştır. Şiirlerde, sözlü kültür geleneğinin bir özelliği olarak gözden ziyade kulağa hitap eden kafiye anlayışı hakimdir. Aşık Hasan, aynı şiirde farklı redifler kullanmakta, hatta bazı şiirlerde şiirin tamamında kullanılan redif dışında bir dörtlük farklı bir redifte olabilmektedir. Kimi şiirlerinde, nazımdan çok nesre yaklaşılmış, bu şiirlerde ölçüye ve kafiyeye dikkat edilmemiştir.

Aşık tarzı şiir geleneğinin vazgeçilmez bir özelliği olarak Aşık Hasan, her şiirinin sonunda “Aşık Hasan, Hasan ve Hz. Muhammed’e olan bağlılığı sebebiyle Nebioğlu, Nebioğlu Aşık Hasan” mahlaslarını tabşırmıştır.

Sanatçıyı/aşığı; duyuş, düşünüş, dile getiriş, bu dile getirişte kelime seçimi, kavramları kullanışı; şiirlerinin ölçüsü, uyağı, kümelenişi, vb. yönlerden diğer aşıklardan ayıran özellikler, o aşığın üslubunu oluşturur.

Aşık Hasan’ı içinde bulunduğu çevre, ilişkili olduğu kişi ve cemaatler çerçevesinde düşündüğümüzde, şiirlerinde bu kişi ve çevrelerin aşığın dili üzerinde etkili olduğunu görürüz. Özellikle dini şiirlerde Huda, cüda, naçar, turab, lafız, gaflet, vd.; kelam-ı kadim, şah-ı evliya, cenab-ı Kibriya, cedd-i pak-i Mustafa, çeşm-i yaş-ı Mustafa, Yadigar-ı Fatma, şehid-i Kerbela, evlad-ı Resul, levh-i mahfuz, çarh-ı felek, vd. kelime ve tamlamalar kullanır. Kullandığı bu yabancı kelime ve tamlamaların hemen hepsi, belli bir dini eğitim görmüş kişilerin dini konuşma ve sohbetlerinde geçen kelime ve tamlamalardır. Ancak, tüm bu kelime ve tamlamalara rağmen Aşık Hasan’ın dili, çevresindeki insanların anlayacağı bir dildir. Aşık Hasan’ın şiirlerinde yerel söyleyiş özelliğinde kelimelere de rastlanır: Acap (acaba), -dan/-den keri (-dan/-den sonra), möhlüz (müflis), yiğirmi (yirmi), hotla- (atla-), gırcı (dolu), fuan (figan), mahana (bahane), vd.

Bir üslup özelliği olarak Aşık Hasan, şiirlerinde özellikle güzel tipini çizerken özgün benzetmeler kullanmıştır. Söz gelimi toplumda gördüğü veya görmek istediği ideal kadın tipinden, güzelden bahsederken güzeli dış görünüş olarak ceylana, yeşil ördeğe, kekliğe benzetir. Burnu hızmalı, mermer bilekli, tor şahin bakışlı, cennet hurilerinden izler taşıyan ve gören yiğidin aklını başından alacak bir güzeli betimler. Bu güzel, fiziki güzelliğinin yanında ahlaki açıdan da güzel olarak tarif edilir:

Giderken etrafa bakınmaz
Güzel olan altın inci takınmaz
Serbest olur hiç kimseden sakınmaz
Benzi beyaz gözü çakır

İçerik açısından şiirlerinde ağırlıklı olarak toplumu ilgilendiren her olay ve durumu işleyen Aşık Hasan, dini ve milli konulara ağırlık vermiştir. Ümmi olduğunu bildiğimiz şairin dini ve tarihi konularda bilgi sahibi olduğunu görmekteyiz; ki bu da onun güçlü bir hafızaya sahip olduğunu göstermektedir.

Aşık Hasan’ın şiirlerine tematik açıdan baktığımızda, her ifade edişte/anlatımda sözü edilen ile söze döken/seslendiren olmak üzere ikili bir bağlantı ortaya çıkmaktadır; ki “tematik” bu bağlantıdan doğmaktadır. Aşık Hasan’ın destanlarının tematik yapısını, aşık ile yaşadığı çevre insanı arasındaki ilişkiler belirlemiştir. Aşığın üzerinde durmaya değer bulduğu, her olay, oluşum, kişi, kavram, destanına konu olabilir. “Aşıklar, profesyonel bir sahne sanatçısının hitap ettiği kitleye göre repertuvarını belirlemesine benzer şekilde şiirini oluşturmaktadır.”

Okuma-yazması olmayan Aşık Hasan’ın, güçlü bir hafızaya sahip olduğu şiirlerinden anlaşılmaktadır. İlişki içinde olduğu dini kimlikli kişilerden edindiği dini-tasavvufi bilgileri şiirlerinde dile getirmiştir. Bu konulardaki bilgi birikimiyle çevresinde kimilerince bir mürşid olarak kabul edilmiştir. Hemen her şiirinde dini-tasavvufi kavramlara yer verir.

Aşık Hasan, özellikle dini içerikli şiirlerinde Hz. Muhammed başta olmak üzere diğer peygamberlerden ve din ulularından söz etmiştir: Hz. Adem, Nuh, Musa, Davut, İsa, İsmail, İbrahim, Yusuf, Yunus, Eyüp, İdris, Hz. Ali, Hamza, vd. Diğer yandan Mevlana, Taptuk Emre, Yunus Emre, Abdülkadir Geylani, Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş Veli, vd. mutasavvıflardan da söz etmiştir. Kerbela olayı, Hz. Hüseyin ve On iki İmamlardan Cafer’üs Sadık, Musa-el-Kazım, Muhammet Bakır, Hasan’ül Askeri ve Aşık Hasan’ın gezip gördüğü veya hakkında bilgi edindiği yerlerde medfun bulunan Kuddusi Şıh, Hökkaş Baba, Battal Gazi, Müslim, vd. kişilerden de Aşık Hasan şiirlerinde söz etmiştir.

Sonuç olarak;

Destanlar, aşığın içinde yaşadığı çevrede tanıklık ettiği olayları belgelediği şiirlerdir. Bu yönüyle Aşık Hasan, gerek tanıklık ettiği olaylar, gerekse çeşitli yollarla edindiği bilgiler ışığında kendince yorumladığı tarihi, siyasi gelişmeleri destanlaştırması açısından dikkate değer bir şairdir. Yaşadığı toprakların ortak vicdanında yer etmiş olay ve durumları, yine içinde bulunduğu çevrenin sade ve samimi diliyle getirmiştir.

Okuma yazması olmaması nedeniyle söylediği bir şiiri, aradan belli bir zaman geçip yeniden söylemesi gerektiğinde şiirinde eksiltmeler veya artırmalar yapmıştır. Sözlü gelenek içinde oldukça doğal olan bu durum, Aşık Hasan’ın tekrarlara düşmesine neden olmuştur. Şiirini kağıt üzerinde göremediği için yeni söylediğini sandığı bir şiir, eskiden söylediği bir şiirin tekrarı veya çeşitlemesi olmuştur. Saz çalamaması da bu tekrara düşmenin nedenlerinden biridir. Zira, halk şiirimizdeki heceleme, hecelerin ölçü olarak dizelerde eşit olması özelliği, aşığın ritm duygusuna da bağlıdır; ki Aşık Hasan, bu ritm duygusunu, şiirini müziksiz ürettiği için, şiirlerine yeterince yansıtamamıştır.

SANATÇININ RESMİ

REKLAM